2012 Yılı – İKG ve Ben

2012 Yılının sonuna geldik.

Bu sene ne yaptık diye bakınca İKG olarak, 85 adet açık kurs, 176 adet Kuruma Özel eğitim gerçekleştirmişiz.

Ben ise tek başıma 10 adet açık kurs, 43 adet Kuruma Özel eğitim gerçekleştirmişim.

Sırf benim eğitimlerime katılan kişi sayısı 630…

54 adet Blog Yazısı yazmışım….

projeyonetimi.com sitemize 47.146 tekil ziyeretçi,

gokremtekir.com siteme ise 37.103 tekil ziyaretçi uğramış. (iki site için de Google’da vb reklam yapmadan)

Yine bu sene içinde 9 sınıftan oluşan Turkuaz Toplantı Salonlarını devreye aldık. http://www.turkuaztoplanti.com sitesini hayata geçirdik.

Eğitmen kadromuza 5 arkadaşımız daha,

İKG ve Turkuaz Toplantı salonlarımızın idaresi içinse  7 arkadaşımız daha aramıza katıldı.

Her sene Ocak ayında “Geçen sene yaptıklarımız” diye paylaştığım yazıyı biraz erken paylaşmak ve “açık ara fark nasıl oluyormuş”, daha net belli olsun istedim.

 

Steve Jobs

Bir şeyi çok istediğinizde ama gerçekten çok istediğinizde hatta tutkunuz haline geldiğinde, elinizden gelen tüm gayreti gösteririsiniz ve sonucunda başarılı olursunuz. Bunun hazzı paha biçilmezdir. Peki ya tutkunuz “Dünyayı Değiştirmek” olsaydı, yine başarılı olabilr miydiniz?

Kim ne derse desin tutkuların peşinden gitmek, çevresini etkilemek, insanları inandırmak ve hedefe doğru yönlendirmek: Steve Jobs.

Steve Jobs’un hayatını anlatan kitabı okumanızı tavsiye ediyorum.

Bir şirkette birimler arasında koordinasyon eksiklikleri yaşıyorsanız, bu kitabı okuyun. Bildiğini, inandığını dosdoğru söylemenin avantaj ve dezavantajlarını görün. Yaptığınız işi baştan sona bir bütün halinde düşünmenin önemini görün. Yapmış olmak için değil, mükemmel yapmak için verilen uğraşın yarattığı değeri bu kitapta okuyun.

ve “bir şey daha”

Sağlığın hiç bir şeyden önemli olmadığını, olamayacağını bu kitap sayesinde bir kez daha hatırlayın.

Kaptan William Bligh

Popüler kültür William Bligh’ı mürettebatına işkence eden, gaddar ve sadist bir kaptan olarak gösterir. Komuta ettiği ikinci geminin mürettebatının da isyan etmesi, New South Wales kolonisinin başındayken de bir isyan çıkması, kaptanla ilgili bu inancı daha da güçlendirmiştir. Kaptan Cook’un keşif gezilerine olan katkıları, Bounty’yle yaptığı 3.600 millik seyahat ve Fiji adalarının keşfi gibi başarıları da göz ardı edilir.

Kaptan William Bligh, Bounty’nin İngiltere’den Tahiti’ye yaptığı yolculukla sonsuza dek hatırlanacaktır. Bu yolculuğun amacı, kolonilerdeki köle sahiplerine zenci kölelerin yemeleri için ucuz ve besleyici ekmek yapmakta kullanılmak üzere bitki tohumları götürmekti. Sağlık koşullarının kötülüğü, ağır disiplin ve mantıksız çalışma saatleri mürettebatın Fletcher Christian liderliğinde ayaklanmasına neden olmuştur. Eğer hakkında söylenenlere inanılırsa Bligh için hak ettiğini bulmuş da denilebilir.

Gerçeklere daha yakından bakılacak olursa, bunun pek de doğru olmadığı görülecektir.

Majestelerinin gemilerinde yaşam 18. yüzyılda çocuk oyuncağı değildir. Yeterli gıda olmaması normal, hastalıklar yaygındı. Sıkı disiplin her gemide vardı ve cezaların sertliği üç aşamalıydı: Bir düzine kırbaç, elli kırbaç ve iki yüz kırbaç. Üçüncüsü ölümcül bir cezaydı. Gemide kadın olmaması, tehlikeli sular, acemi denizciler işi zorlaştırıyordu. Bu şartlarda tabii ki sert disiplin kuralları uygulanacaktı.

Bounty’nin yolculuğu aslında sıra dışıydı, çünkü hemen hiç ciddi bir sorun görünmüyordu. Kayıtlara göre tek bir hastalık vakası bile görülmemişti. Kabul edilmeli ki, Bligh zamanının en iyi kaptanlarından biriydi. Denizdeki koşullar ne olursa olsun, mürettebatını hayatta tutabilecek yeteneğe sahipti. Kırbaçlama olaylarına gelince, o zamanlar bu yöntem hemen hemen her gemide kullanılırdı. Kayıtlara göre Tahiti’den ayrılana dek gemide bir sorun görülmemişti.

Bligh böyle bir yolculuğun normal yolculuklardan daha stresli olduğunu biliyordu. Kaptan Cook ile çıktığı seferlerden deneyimliydi. Bu zorlu seferde ise tayfalarının pek üzerine gitmemeye karar verdi. Ancak güvenlik ve görevin başarılmasının tehlikeye girdiği durumlarda sertleşebilirdi. Bligh bir kaptan ve mürettebatı arasındaki sosyal uzaklığı da aşmıştı. Gemi yönetiminde olmayan mürettebat da zaman zaman kaptanla yemeğe davet edilirdi. Gemi mürettebatında bir muhasebeci olmadığından kaptan bu işi de yapardı ve istediklerine fazladan para verirdi. Nihayet geminin Tahiti’de geçirdiği beş ay sona ermişti. Beş ay bir gemi için uzun bir süreydi ancak Bligh mürettebatın sakinleşebilmesi için süreyi uzun tutmuştu.

Bu faktörlerin tümü bir araya geldiğinde Bligh’in gemi yönetimi işini çok gevşek tuttuğunu söylemek bile mümkün. Kaptanın bu yumuşaklığı, her zaman sert muamele görmeye alışık ve bu beklenti içinde olan gemicilerin ona karşı saygısının azalmasına neden oldu. Böyle bir adamın kaptanlık görevlerini yerine getirip getirmeyeceğinden bile şüphe duyulmaya başlandı. Tahiti’ye kadar mürettebat çok iyi bir iş çıkarmıştı. Tahiti’de ise sanki cennetteydiler.

Yolculuğun devam eden ayağında mürettebat, kolay bir yolculuk ve uzun bir tatilden sonra fazla rahatlamıştı. Taşıdıkları yük yüzünden kendilerine kalacak yer azalmış olan gemiciler, biraz da şımarıklık nedeniyle isyan etti. Liderler, daha önce kırbaçlananlarla kaptana ve gemiye borçlanmış olanlardı.

Bligh’ın iyi bir adam olması ve adamlarını gözetmesi geri tepti ve ayaklanmaya neden oldu. Daha sonra resmi bir araştırma yapıldı ve Bligh’ın ayaklanmada hiçbir suçu olmadığına karar verildi. Ancak adamlarını aşağılayıcı sözler ettiği kabul edildi.

Bligh adamlarını gözetmeyip alıştıkları gibi davransaydı, gemisinin kontrolünü kaybetmez ve görevi başarıyla tamamlardı.

 

Google Aramalarında 3. Sıradayım

Elimden geldiğince her ay ortalama 7-8 adet yazı yazmaya çalışıyorum. Ülkemizde Proje Yönetimi mantığının daha fazla yaygınlaşması için olabildiğince pratik ve anlaşılabilir olmasına gayret ediyorum.

Bu ay itibariyle siteme  4.000 yakın ziyaret gerçekleşmiş ki son iki aydır ortalama 3.000 kişiydi ve hatta sitemde ortalama geçirdikleri süre 2,5 dakika civarında.

Bu değerler sayesinde artık Google Aramasında “Proje Yönetimi” diye yazıldığında 3. sırada yer almaktan çok büyük mutluluk duydum.

Diğer terimlere de baktığımda sitemin performansı aşağıdaki gibi çıktı.

Örneğin

“ms project” araştırınca 7-8.sırada çıkıyorum. “pmp sınavı” yazınca aynı şekilde

“pmp türkçe” yazınca 2.sıra

“pmbok türkçe” yazınca 5.sıra

Proje Yönetimini merak edip de siteme yolu düşen ve sitemde vakit geçiren herkese teşekkürler.

 

Paydaş Dediğin…

9 kadinin 1 bebegi 1 ayda dogurabilecegini soyleyen kişiye PROJE MUDURU denir

 

1 bebegin 18 ayda ancak dogacagini soyleyen kişiye PROJE GELIŞTIRME MUDURU denir

 

Tek bir kadinin 1 ayda 9 bebek dogurabilecegini soyleyen kişiye PLANLAMA MUDURU denir

 

Bebegin uretim şeklinin ille de yanli$ oldugunu soyleyen kişiye KALITE MUDURU denir

 

Dunyada hic kadin ve erkek kalmasa o bebegi kendinin doguracagini soyleyen kişiye PAZARLAMA MUDURU denir

 

Bebek falan istemedigini soyleyen kişiye MUŞTERI denir

 

-Ya İŞÇi KiMDiR-

 

Blog Sayfam 2 Yaşında

Bloguma gösterdiğiniz ilgiden dolayı çok teşekkür ederim.

Aslında 29 Kasım 2009 yılından itibaren yazmaya başlamıştım fakat istatistikleri 11.Ocak 2010’dan itibaren tutmaya başladığım için Blogumun Doğum gününü bugün olarak kabul ediyorum.

İlk yazmaya başladığımda “ne yazabilirim ki” diye düşünmüştüm. Bugün itibariyle toplam 309 yazı yayınladığımı görüyorum.

Yazılarıma bırakılan 129 yorum beni daha da teşvik ediyor. Bugüne kadar 42.290 ziyaretçiye ulaşmak da beni çok mutlu ediyor. Eğer yazdıklarımın biraz olsun projelerin yönetilmesine olumlu katkısı oluyorsa, ne mutlu bana…

Geçen sene de yayınlamıştım, bu sene de aşağıdaki istatistikleri paylaşmak istedim.

Sanal Hacim (Virtual Volume)

 

Bir kaç hafta önce bir haber kanalında “yeni neslin sosyalleşme anlayışındaki değişiklikler” konulu bir tartışma programı izledim. Genel kanı, “insanlar yüz yüze iletişimde zorlanabilirler fakat internet sayesinde farklı kimliklere bürünerek de olsa çok daha fazla insanla iletişim kurarak, sosyalleşmeleri mümkündür.” Bu yargı, sosyalleşmeden ne anladığımıza bağlı olarak değişkenlik gösterir ve uzun uzun tartışılır fakat sonucu bir yere bağlanamaz.

Ben, konuşmaları dinlerken aslında başka bir sonuca gittim. Onu da kendimce “Sanal Hacim (Virtual Volume)” diye adlandırdım.

“Virtual Volume” kelimesini Google’da aradığımda daha çok bilgisayar hafızasının genişliği anlamında kullanılmış fakat ben bu ifadeyi “sosyalleşme anlamında internette kaplanan yer” olarak tanımlamayı uygun görüyorum. Bu tanım hem kişilere, hem markalara, hem şirketlere uyabilir. (Bu açıklamaya karşılık gelen başka bir kelime biliyorsanız, lütfen benimle paylaşın. Eğer yok ise bu anlamda bu kelimeyi ilk defa ben kullanıyorum, yarın, öbür gün bu ifade meşhur olursa isim babası benim, şimdiden duyurulur. 🙂 ) Şöyle ki;

Google’da kendi adınızı yazdığınızda kaç başlık sizinle ilgili? Bunu bir deneyin. Kendi adınızla, şirketinizin veya markanızın adıyla aynı olan diğer başlıklar Google aramalarında daha ön planda ise Sanal Hacminizi sorgulama vaktidir.

Sanal Hacmi genişletmenin yolu internet üzerinde sosyalleşmekten geçiyor. Sosyalleşme artıkça Sanal Hacim de genişliyor ve diğer benzerlerinizin önüne geçiyorsunuz. Böylece siz, şirketiniz veya markanız daha da tanınır hale geliyor. Bu da reklam maliyetlerinin düşürüyor.

Bu konuda naçizane tavsiyem kimseyi kopya etmeden, özgün bir konuda mutlaka bir blog sayfası açın ve ilgi duyacağını düşündüğünüz kişilere mutlaka haber verin. Düzenli olarak yazılar yazın ve gelen yorumlara mutlaka cevap verin ki takipçilerinizle interaktif bir ortam yaratabilesiniz.

Beni de blogger yapan, hatta bu konuda  pek çok kişiyi cesaretlendiren Savaş Şakar’dan da burada bahsetmemek olmaz. Şu sayfayı mutlaka okuyun, derim. http://www.savassakar.com/index.php/blogumun-daha-fazla-okunmasini-nasil-saglarim/

Blog sayfanızda yazdığınız tüm yazıları, Facebook, Twitter, Friendfeed, Digg, Linkedin vs. ile besleyin. Bu siteler üzerinden diğer insanları takip edin ve onların da sizi takip etmesini sağlayın.

İş veren Firmaların Markası üzerine yazılar yazan Türker BAŞ Bey’in bir konuşmamız esnasında söylediği bir şey de çok hoşuma gitmişti. Aynen paylaşmak istiyorum: “İnsanlar sizin kendi hakkınızda ne söylediğinize değil, başkalarının sizin hakkınızda ne söylediği bakıyor artık.”

Cin

Bir yazılım mühendisi, bir donanım mühendisi ve bir proje yöneticisi sahil kenarında dolaşıyormuş. Birden yerde bir lamba görmüşler, ellerine alıp da lambayı ovuşturduklarında içinden bir cin çıkmış. Cin “size 3 dilek hakkı veriyorum fakat 3 kişi olduğunuz için her biriniz bir dilek dileyebilirsiniz” demiş.

İlk sırayı donanım mühendisi almış ve “ben güzel bir adada para derdi olmadan hayatımın geri kalanını geçirmek istiyorum” demiş. Cin, bir anda donanım mühendisini çok güzel bir adaya göndermiş.

Yazılım mühendisine sıra gelmiş. Yazılım mühendisi de “ben de hayatımın geri kalanını bir yat içinde, sevdiğim insanla hiç para derdi olmadan geçirmek istiyorum” şeklinde bir istekte bulunmuş. Cin bir anda yazılım mühendisini denizin ortasında çok güzel bir yatın içine göndermiş.

Son olarak, Cin, proje yöneticisine dönmüş ve “senin dileğin nedir?” diye sormuş. Proje yöneticisi, “projemin zamanında bitmesi için o gönderdiğin iki arkadaşı geri istiyorum” demiş.

Güneş Patlamaları ve Eski Meslekler

Geçen hafta haber sitelerinde dikkatimi çeken ve bir – iki kere de radyoda dinlediğim bir haber aklıma takıldı. Haber, 2012 yılında Güneş’te yaşanacak patlamalarla ilgiliydi. Habere göre bu patlamalar dünyada elektrik ve elektronik sistemleri çalışmaz hale getirecek ve 5-10 sene boyunca şu anki tüm teknolojik hayatımızı bir kenara bırakmamız gerekecek.

Bkz: http://www.internethaber.com/dunyanin-sonu-boyle-mi-gelecek-281765h.htm

Doğal olarak, bu durum iş hayatlarımıza da yansıyacak. Bilişim sektöründe yer alan firmalar, bu firmalardaki çalışan binlerce insan, şirketlerin bilgi işlem departmanlarındaki çalışanlar, telekomünikasyon şirketlerinin çalışanları bir anda işsiz mi kalacaklar? Bilişim alanına yönelik üniversitelerin bölümleri, öğretim görevlileri bir anda değer mi kaybedecek? Gençler, 1 sene sonra üniversite sınavlarına girerken artık Bilgisayar, Elektrik, Elektronik, mühendisliği bölümlerini tercih etmeyecekler mi? Ya şu anda okuyanlar; Onlar da uzun süre uygulama imkanı bulamayacakları bir mesleğe mi hazırlanıyorlar?

Çok değil tam iki sene sonra …

Acaba teknolojiye daha fazla yatırım yapan ABD, Japonya, Kore gibi ülkelerin bu konuda bir önleme planları var mı?

Ben internetten kısa bir araştırma yaparak, “teknolojinin olmadığı bir ortamda acaba ne işler yapılır?” diye eski meslekleri araştırdım. Bilgi İşlemci arkadaşlar, aşağıdan istedikleri mesleklerden birisini seçsin; Seçenek çoook… yavaş yavaş eğitimini de almanızı öneririm.  Ben kendime uygun birşey bulamadım ama umarım siz bulursunuz. 🙂

Basmacı

Basma en yaygın kullanılan kumaştı; dar gelirli, hatta orta halli ailelerin kadın ve kızları basma giyerlerdi. Ayrıca amele, ırgat, yanaşma ve uşak boyundan erkeklerin mintanları da basmadandı. Seyyar basmacılar yelken bezinden büyükçe bir bohça, elde demir arşın sokak sokak dolaşırlardı. Basma satan bohçacı kadınlar günümüze kadar ulaştı.

Celep

Kentlere koyun ve sığır getirip satan esnafa celep denirdi. Celeplik büyük sermaye işiydi. Sürüler çobanlar tarafından uzak mesafelerden kente yaya getirilir; sürü yolda kısmen telef olurdu. İstanbul’un et ihtiyacı önceleri Balkanlardan, sonraları Erzurum yaylasından karşılanmıştı. Sürüler İstanbul’a büyük ölçüde Trabzon üzerinden sevk edilirdi.

Nalbur

Dünün hırdavatçıları nalburlardı. Çivi, kilit, menteşe vb. inşaat işlerinde kullanılan temel girdilerin satışı, pazar ekonomisinin gelişimiyle daha da önem kazandı. Nalburlar, kent ve kasaba ekonomilerinin ayrılmaz parçasıydı. Çoğu nalbur eşyası yurtdışından gelirdi.

Nalbant

Taşıma ve ulaşım sektöründe kullanılan hayvanların nallanması, hayvan tırnakları altına demir parçası yani nal ya da nalça çakılması, nalbantlığı yaygın bir hale getirmişti. Günümüzde otomobil lastiği ne ise nal da dünün Osmanlısında aynı işlevi görüyordu. Nalbantlar genellikle ulaşım güzergahlarında yer edinirdi.

Mestçi

Kundura ya da pabucun içine giyilen yumuşak ayakkabıya mest denirdi. Değişik türleri vardı. Devenin ayak derisinden yapılanına deve mesti, yandan kopçalısına serhatlı mest denirdi. İç mekanların temiz tutulması, mest giymeyi gerektiriyordu. Mestçi esnafı ayak ölçüsüne göre çalışırdı.

Sayacı

Saya, ayakkabının yumuşak olan üst bölümü yani yüzüydü. Eskiden halk dilinde, evlerin giriş kısmında ayakkabıların çıkarıldığı veya konduğu ufak bölüme de saya denirdi. Zamanla ayakkabı anlamında kullanılmaya başlandı. Sayacı, dünün ayakkabıcısıydı. Yaygın bir zanaattı. Geniş bir müşteri kitlesine hitap ederdi.

Rençber

Rençber, ilk evrelerde çiftçi anlamına geliyordu. Ancak kentleşmeyle birlikte bugün ırgat diye nitelenebilecek birçok işi üstlendi. Tarla, bahçe, yapı vb. yerlerde kazma, taş ve toprak taşıma gibi işleri yapan gündelikçi, amele ve ırgat, o günlerin rençberleriydi.

Sepetçi

Plastikten önce su geçirmez kaplar topraktan ya da bakırdan yapılır, diğerleri saz, kamış ya da ince dallardan örülürdü. Genellikle sapı olan, yiyecek ve eşya taşımak için kullanılan bu tür kapları sepetçi örerdi. Sepet hamalı, genellikle pazar yapanların sebze-mevyesini sırtındaki sepetle eve taşırdı. Sepet kimi zaman bavul yerine de kullanılırdı.

Urgancı

Keten, kenevir, pamuk gibi dokuma maddelerinden yapılan ince halatlara urgan denirdi. Gerek ev ekonomisinde gerekse zanaatta urgan yaygın olarak kullanılırdı. Urgancı örme işini bizzat yapar ve malını tüketiciye ulaştırırdı. Genellikle sabit dükkanları bulunurdu. Seyyar urgancı nadir görülürdü.

Bacacı

İstanbul’da yangınların büyük çoğunluğu, temizlenmesi ihmal edilmiş bacalardaki kurumların tutuşmasıyla çıkıyordu. Özellikle ahşap binaların yoğun olduğu kent dokularında, baca temizliği büyük önem taşıyordu. Kış öncesi bacacılara büyük iş düşüyordu. Fırın bacalarının da her ay temizlenmesi öngörülmüştü.

Bileyci

Bıçak ve emsali şeyleri çarka tutup bileyen esnaf genellikle seyyardı. Demirden yapılmış ev aletleri görece değerli eşyalardı. İstanbul’daki bileyci esnafının büyük çoğunluğu, Karadenizli bekar uşağı ya da Buharalı idi. Bileycinin mahalleye gelişi kısa sürede duyulur, ev sekenesi, her türlü kesici ya da yarıcı aleti sık aralıklarla bileyletirdi.

Erikçi

Osmanlı çoğu kez kendi bağ, bahçe ve bostanındaki meyveyi tüketiyordu. Ancak kentleşme kimi meyvelerin pazara çıkmasına neden oldu. Meyve genellikle mahallelerde haftanın belirli günlerinde kurulan pazarlarda müşteri bulurdu. Sokak satıcıları özellikle turfanda meyve satarlardı. Seyyar erikçinin pazarladığı turfanda erik, yazın yaklaştığını müjdelerdi.

Sarımsakçı

Osmanlı mutfak kültüründe sarımsağın ayrı bir yeri vardı. Keskin kokusuna rağmen besin değerinin yüksek oluşu ve kimi kokuları bastırması nedeniyle birçok yemek sarımsaklanmadan yenmezdi. Seyyar satıcıların bu konuda ihtisaslaşmaları, talebin yüksekliğini kanıtlıyordu.

Limonatacı

Limonata, dünün gazozu ya da “kola”sıydı. Özellikle yaz aylarının sıcak günlerinde limonatacıya büyük rağbet olurdu. Seyyar limonatacılar genellikle kente mevsimlik göçen Anadolu insanlarıydı. Üç-beş kuruşu bir araya getirir, hasat mevsiminde köyüne dönerdi. Limonata evlerde ikram kültürünün de bir parçasıydı.

Hallaç

Hallaç bugünkü döşemecilerin bir anlamda dününü simgeliyordu. Osmanlı hanesinde kullanılan yatak, yorgan, döşek gibi ev eşyasında dolgu malzemesi olarak pamuk ya da yün kullanılırdı. Zamanla sertleşen bu dolguyu hallaç, kiriş ve tokmağıyla kabartırdı. Hallaçların hemen hepsi Karadeniz yalısı uşaklarıydı.

Bezzaz

Bugünkü manifaturacıların karşılığı olarak, bez ve kumaş satan esnafa bezzaz, çarşılarına Bezzazistan denirdi. Halk ağzında zamanla “bedestan” ya da “bedesten”e dönüşmüştü. Kıymetli kumaş satanlara “üstüfeci”, “dibacı”, “kadifeci”, “atlasçı” denirdi. Bez ticareti, 19. yüzyılda büyük ölçüde İngiliz üreticilerin eline geçti.

Zerzevatçı

Zerzevat sebze anlamına geliyordu. Zerzevatçı ise bugünün maydanoz, dereotu, salata, hıyar, turp ve marul gibi sebzelerde uzmanlaşmış manavıydı. Kent dokularının bir parçası olan bostanlar, Osmanlı insanının sebze ihtiyacını karşılardı. Zamanla halden, civar ve semt bahçe ya da bostanlarından, pazar yerlerinden tedarik edilir oldu.

Çömlekçi

Topraktan yapılmış çanak, çömlek, testi, sürahi, bardak, kase, küp ve saksı gibi eşyalar satan esnafa çömlekçi denirdi. Orta ve üst gelir grupları, kalaylanmış bakır kap kullanırdı. Eskiden Bayezid Meydanı’nda bir sıra çömlekçi dükkanı vardı. Toprak kapların yerini zamanla bakır ve benzeri maden kaplar aldı. Ama çömlek özellikle kırsal yörelerde günümüzde de hâlâ kullanılıyor.

Değirmenci

Değirmenci aslında un öğüten esnafa denirdi. Görece büyük girişimci sayılırdı. Kahve değirmeni, günlük hayatın ayrılmaz bir parçasıydı. Keyif maddesi olarak kahve, çaydan çok daha önce Osmanlı’nın yaşamına girmişti. Kahve değirmeni satan esnaf da değirmenci addolunuyordu.

Kolancı

Hayvanın semerini ya da eyerini bağlamak için kullanılan örme ya da kayış bağa kolan deniyordu. Osmanlı taşımacılıkta büyük ölçüde hayvan kullanıyordu ve kolancılık ulaşım sektörünün “yan sanayi”lerinden biriydi. Özellikle yol güzergahlarında dükkan açarlardı.

Fesçi

Fes, II. Mahmud devrinde resmi serpuş olarak kabul edilmiş, Cumhuriyet’in ilk yıllarına kadar Osmanlı erkeğinin kimliğini oluşturmuştu. Her ne kadar Feshane’de yerli fes üretilmişse de çoğu Avusturya’dan ithal ediliyordu. Osmanlı’nın son döneminde Avusturya mallarına karşı yapılan fes boykotu ünlüdür.

Kavuncu

Kavun ve karpuz, mevye olarak tüketildiği gibi, Osmanlı’nın tatlı ve su ihtiyacını da gideriyordu. Çevre bostanlarda yetiştirilen kavunlar, seyyar satıcılar aracılığıyla tüketiciye ulaştırılıyordu. Sepet içinde mahalle aralarında dolaşan kavuncu, genellikle Anadolu’dan mevsimlik göç etmiş insanlardandı.

İncirci

Dünün insanı şeker ihtiyacını büyük ölçüde meyveyle gideriyordu. Ülkede yaygın olan meyvelerden biri de incirdi. Hemen her Osmanlı’nın bahçesinde bir incir ağacı vardı. Yaş yenir, kurutulur, her mevsim tüketilirdi. Yaş inciri, seyyar incirci satardı. Kurutulduktan sonra şekerci dükkanına düşerdi.

Leblebici

Dünün kuruyemişlerinin başında leblebi gelirdi. Nohudu, dış kabuğunu çıkardıktan sonra fırında kavurup seyyar satan kişiye leblebici denirdi. Bir tür ihtisaslaşmış kuruyemişçiydi. İçinde leblebi olan şeker, leblebi şekeri de revaç bulan bir eğlencelikti.

Pilavcı

Günümüz lokantasında tüketilen birçok besin maddesi, dün seyyar satıcılarca da pazarlanırdı. Çarşı-pazaryerlerinde, meydanlarda hâlâ gözlenen ve düşük gelir grubuna yönelik seyyar pilavcı, lokantaların ya da aş evlerinin yaygınlaşmadığı bir dönemde evinden uzak, sokaktaki insanın öğle yemeği ihtiyacını gideriyordu. Pilavcılar genellikle Karamanlı olurdu.

Salepçi

Salepçi dünün seyyar muhallebicisiydi. Ancak muhallebi pazarlayan seyyar satıcılar da vardı. Salep yumru köklü bir otun dövülmesiyle elde edilen beyaz tozun, şekerli süt ya da su ile kaynatılmasından elde edilirdi. Özellikle kış aylarında bozacılar ve salepçiler müşterinin ayağına hizmet götüren seyyar satıcılardı.

Kozacı

İpekli kumaş üst gelir gruplarınca tüketilirdi. Osmanlı ipeklisi yurtdışında da büyük beğeni kazanmıştı. İpekli üretiminin ham maddesi ipek böceği kozası, dokuma sektörünün temel girdilerinden biriydi. Bursa ve çevresinde yaygındı. Kozacı, koza ticaretiyle uğraşırdı. Koza üreticisiyle ipek imalathaneleri arasındaki ticareti yürütürdü.

Üzümcü

Bağ, bahçe, bostan eski kentlerin dokularının bir parçasıydı. Üzüm, incir gibi geniş tüketim alanı olan meyvelerdendi. Ayrıca şıra yapılır, kurutulur ve gayrı müslimlerce şarap yapımında kullanılırdı. Seyyar üzümcü, günlük taze üzüm pazarlardı.

Şerbetçi

Meşrubat sektörünün gözdesi şerbetti. Meyve özü, su ve şeker karışımı bu içecek ya da şurup, yaz aylarında kent insanının serinlemesine vesile olurdu. Ayrıca misafirlere şerbet ikram etmek de adettendi. Şerbetçi dükkanları olduğu gibi, seyyar şerbetçiler de müşteriye hizmet götürürlerdi. Özellikle seyyar demirhindiciler, İstanbul’a İzmir’den gelirlerdi.

Darıcı

Darı tohumları, buğday gibi besin maddesi olarak kullanılırdı. Bazı bölgelerde mısıra da darı adı verilirdi. Cin darısı, ateşte patlatılan ufak taneli mısırdı. Buğday ve buğday unundan yapılmış ekmek tüketmeye kesesi yetmeyen fakir insanlar, darı tüketirdi. Ayrıca hayvan yemi olarak kullanılırdı.

Çıracı

Osmanlı uzun yıllar enerji kaynağı olarak odun kullanmıştı. Kömür ancak 19. yüzyılda gündeme gelmişti. Odun, çam gibi reçineli ağaçların yağı ve çabuk yanmaya elverişli kesimleri kullanılarak ateşlenirdi. Genellikle Ürgüplü olan çıracı, tartıyla aldığı çırayı kalem kalem desteler, deste hesabıyla satardı. Özellikle kış aylarında sokakta sık görülen bir esnaftı.

Deveci

Demiryolu öncesi kara ulaşımında en yaygın kullanılan hayvan deveydi. Ayrıca sarayın hassa develeri vardı. Sefer-i hümâyunlarda padişahın ağırlığını taşır, sürre* alaylarında kullanılırdı. Deveciler genellikle konar-göçer yörüklerdi. Başlarına kırmızı sivri külah giyerlerdi.

Sucu

Eski zamanlarda hemen her evin bir kuyusu vardı. Ancak içecek su uzaktan getirilirdi. Sucu ya da saka, şehir ya da kasabada su taşımacılığıyla uğraşırdı. Pınar ya da çeşmeden aldığı suyu hanelere sevk ederdi. Limonatacı ve şerbetçi gibi, özellikle yaz aylarında sokakta bardakla su satan seyyar satıcılara da sucu denirdi.

Lehimci

Plastik öncesinde yaygın kullanılan maden kaplar, ev ekonomilerinde toprak kapların yerini aldı. Lehimci ya da tenekeci, küçük ev aletlerini tamir eden gezici esnaftı. Teneke maşrapa kulpunu, kademhane ibriği emziğini, gusülhane çinkosunu lehimlerlerdi. Lehimci genellikle demircinin yan sanayiini oluşturuyordu.

Ciğerci

Batılı seyyahların en gözde seyyar satıcısı, omuzda sırıkla dolaşan ciğerci ve paçacıydı. Mahalleye ciğercinin geldiği, evin kedisinden belli olurdu. Sokakta et satışı ender olmasına karşın, ciğer ve paça en çok rağbet gören sakatatlardı. Tavası, yahnisi yapılırdı. Sabit ciğercide yürek, böbrek gibi diğer sakatat türleri de pazarlanırdı.

Sepet Hamalı

Motorlu araçlar öncesi kent içi yükleme, boşaltma ve taşıma işleri hamal esnafının gediğiydi. Mevsimlik olarak İstanbul gibi büyük kentlere gelen hamalların güçlü loncaları vardı. Meslek çoğu kez babadan oğula geçerdi. Pazarlarda sebze-mevye taşıyanlarına küfeci denirdi. Her iş kolunun ayrı bir hamal kolu olurdu. Bunların en ünlüleri, iç ve dış bedesten hamallarıydı.

Sırık

Hamalı Fıçı gibi hacimli, yekpare ve ağır yük, sırık hamallarınca taşınırdı. Bunlar genellikle dört kişi olur, dişbudak ağacından yapılmış uzun sırıkları omuzlarına alarak, iki önde, iki arkada yükü paylaşırlardı. Taşıma büyük bir uyum gerektirirdi. Aksi takdirde yük diğer hamallara kayar ve kazalara neden olurdu. Beyoğlu’nda tahtırevanları taşıyanlara da hamal denirdi.

Demirci

Fabrika üretimi öncesi pek çok eşya ve alet, insan eliyle demirden yapılırdı. Demirci, demiri dükkanında döğer, biçim verirdi. Yorucu, ağır bir meslekti. Daima ateş karşısında, kömür ve demir tozlarına bulanarak çalışılırdı. Örs üzerinde demirin ağır balyozla dövülmesi pazı kuvveti, beden takatı ve sağlam vücut gerektirirdi.

(Kaynak: http://adasarhanli.azbuz.ekolay.net/readArticle.jsp?objectID=5000000007321545#)

Aslan Kralın Toplantısı

Ormanlar kralı aslan yıllık izine çıkacakmış. Yerine vekalet edecek bir hayvan düşünmeye başlamış. Vekili kendisi kadar atak ve hareketli bir hayvan olmalıymış. Aklına tavşan gelmiş. Hemen tavşanı çağırmış yanına ve “ben yıllık izindeyken yerime sen vekalet edeceksin” diye buyurmuş

Aslan kral ormanda bir toplantı düzenlemiş ve “ben yokken, tavşan ormanın kralıdır” diye bütün hayvanlara duyurmuş. Tabiki bütün hayvanlar kralın emrine boyun eğmişler.

 Ertesi gün kral yıllık izine çıkmış ve tavşanın da kralllık dönemi başlamış. Krallık dönemi başlar başlamaz da tavşan, ormanı teftişe çıkmış. Gezerken kurnaz tilkiyi görmüş. Tilkinin, bir hayvana tuzak kurduğunu farketmiş. Tam o sırada tilkinin arkasından yaklaşıp, ensesine bir tokat patlatmış. “Kim o benim enseme vurmaya cesa…” derken arkasına dönmüş, bir de bakmış ki tavşan. Hiç sesini çıkaramamış. Bunun üzerine tavşanın kendine güveni gelmiş.

 Yine tavşan gezerken, çakalı görmüş. Çakal, tam bir leş yemeye hazırlanırken, tavşan arkasından gelmiş ve ensesine sağlam bir tokat yapıştırmış. “Ulan ben seni…” diye söze başlayan çakal, arkasında tavşanı görünce birden sesi soluğu kesilmiş. Tavşanın iyice güveni artmış.

 Tavşan teftişe devam etmiş Bu sefer karşısına ayı çıkmış. Ayı bir ağaçtaki bal kovanına uzanıyormuş ki tavşan, zıplayıp, ayının ensesine okkalı bir şamar yapıştırmış. Ayı neye uğradığını şaşırmış ve hışımla arkasını dönmüş. Bakmış ki tavşan. Bir eliyle tavşanı sıkı sıkıya tutmuş, diğer eliyle de başlamış tavşanı pataklamaya. Tasvşan öyle bir dayak yemiş ki yüzü gözü yamulmuş. Ayının, siniri geçince tavşanı bırakmış ve sinirli sinirli oradan uzaklaşmış.

 Tavşan, ayının arkasından bağırmış: “Ayı oğlu ayı, dünkü toplantıya niye gelmedin?”

Blog Sayfam 1 yaşında

 29.Kasım.2008 tarihinde bu blog sayfamdaki ilk yazımı yayınladım. İlk günün  heyecanı ile bir kaç yazıyı bir günde yayınlamıştım. Sonra iş yoğunluğumun el verdiği ölçüde yazılarıma devam ettim.

Ben yazdıkça blog sayfama olan ilgi arttı, ilgi arttıkça ben daha çok yazmak istedim ve bir senenin sonuna geldiğimde toplam 193 adet yazı yayınlamıştım ve 26 adet yazılarım üzerine yorum almıştım. Özel mail adresime gelenler hariç…

Bu yüzden öncelikle siteme giren, sitemin gelişmesi için katkıda bulunan, yorum bırakan ve düzenli olarak takip eden herkese teşekkürler…

Sitemle ilgili 1 senenlik istatistikleri bu yazımda paylaşmak istiyorum fakat istatistik bilgilerimi 11.Ocak.2009’dan itibaren tuttuğumu da söylemem gerekir.

İlk bilgi aylık ziyaretçi sayısı

1 yıl içinde toplam 12450 kişi sitemi ziyaret etti.

aylik ziyaretci sayisi

En çok ziyaret eden 15 ülke sıralaması

ziyaretci ulkeler

Türkiye’den en çok ziyaret eden 15 şehir ve şehirlerin dağılımı

ziyatci sehirler-harita

ziyaretci sehirler

Siteme ziyaret çeken Anahtar Kelimeler

anahtar kelimler