Aslında, proje yönetimi ağırlıklı içerikler üretiyorum, ancak eğitim ve danışmanlık çalışmalarım nedeniyle yıllardır insanların kariyer gelişimlerinin nerede hızlandığını, nerede tıkandığını da yakından gözlemliyorum. Bu yazı, hem bu gözlemlerime hem de üst yönetimlerle yaptığım görüşmelerden çıkardığım sonuçlara dayanıyor.
Bu yazının ana sorusu şu: İşinde çok iyi olan biri neden terfi alamaz ve yöneticiliğe geçmek için hangi kasları geliştirmelidir? Çünkü çoğu zaman mesele “yetersizlik” değil; tam tersine uzmanlığın sizi aynı koltuğa görünmez şekilde sabitlemesidir. En zor işleri çözersiniz, kritik anlarda adınız söylenir… ama terfi listesinde yine bir başkası vardır.
Bu noktada önemli bir ayrım var: Yöneticilik, yaptığınız işin bir üst seviyesi değil; ayrı bir meslektir. Bu nedenle “analiz yapan uzman” modundan “karar üreten lider” moduna geçişi bilinçli yönetmek gerekir. Bu yazıda temel çerçeveyi özetliyorum; örnekler ve uygulama adımlarının detaylarını aşağıdaki videoda daha kapsamlı biçimde anlattım.
En iyi performans, en iyi yönetici demek değildir
Şirketler genelde mevcut rolde en iyi performansı gösteren kişiyi terfi ettirmeyi doğal görür. Ancak bir rolde mükemmel olmak, yönetici rolünde de mükemmel olacağınız anlamına gelmez. Hatta bazı durumlarda sistem size bağımlı hale geldiği için, “fazla iyi uzman” olmak sizi bulunduğunuz yere kilitleyebilir.
Uzmanlığın bedeli: Esneklik kaybı
Uzmanlık güç verir, fakat bazen düşünme esnekliğini azaltır. Yönetici seviyesinde ise tek “doğru” yerine sürekli ödünleşme (trade-off) vardır. Bu yüzden “en doğru çözüm” arayışından “şu an için en doğru tercih ne?” sorusuna geçmeniz gerekir.
Analiz sunmak başka, karar üretmek başka
Uzman “nasıl çözeriz?” diye başlar; yönetici ise önce “bunu şimdi çözmeli miyiz?” diye sorar. Etki, öncelik, risk ve zamanlama değerlendirilir. Çünkü belirsizlikte %100 veriyle karar pek mümkün değildir; karar almak ve arkasında durmak yöneticiliğin özüdür.
“Vazgeçilmez” olmak kariyer hapishanesine dönüşebilir
Bir işi sadece siz yapabiliyorsanız bu sizi değerli kılar, ama aynı zamanda terfiyi zorlaştırabilir. Liderlikte hedef, işi kişiden bağımsızlaştırmaktır: süreç, standart, dokümantasyon, yetiştirme ve devir.
“Ben yaparsam daha hızlı olur” cümlesinin maliyeti
Kısa vadede doğru gibi görünse de uzun vadede ekibin büyümesini engeller ve sizi ölçekleyemez hale getirir. Yetkilendirme, yalnızca iş vermek değil; alan açmak, öğrenmeyi hızlandırmak ve bağımlılığı azaltmaktır.
Terfi yolunda kritik beceri: Etkiyi görünür kılmak
Sessizce çok çalışmak sizi güvenilir yapar ama terfi için çoğu zaman yetmez. Yönetim detayla değil etkiyle ilgilenir. Bu yüzden “raporu bitirdim” yerine “şu riski azalttık, şu kararı hızlandırdık, şu maliyeti önledik” demeyi öğrenmelisiniz. Ben buna hep şöyle derim: “Çalışan mı yükselir, sunan mı yükselir?”
Son söz
Özetle: Yönetici olmak uzmanlığın doğal ödülü değildir; yeni bir mesleğe geçiştir. Kişisel başarıdan ekip başarısına, detaydan etkiye, analizden karara geçiş gerekir.
Bu yazıda ana çerçeveyi paylaştım; konunun örnekleri, pratik şablonları ve adım adım uygulama planının detayları aşağıdaki videoda yer alıyor. Videoyu izleyip, kendi kariyer yolculuğunuzda yaşadıklarınızı yorumlarda paylaşırsanız sevinirim.
Ekibimde 12 kişi vardı. Proje teslimatlarında aksama yaşamazdık, ekipte moral yüksekti, KPI’larımız yeşildi. Kısacası, her şey olması gerektiği gibiydi.
Ben de bir yönetici olarak kendimi başarılı sayıyordum. Hatta birçok kişi gibi, “İyi bir çalışan olursam, er ya da geç hak ettiğim yere gelirim” inancını taşıyordum. Bu inançla fazla mesai yaptım, krizlerde en önce sahaya indim, kimseyi üzmeden ilerlemeye çalıştım.
İşte bu yüzden, üst düzey iki liderlik pozisyonu açıldığında, içimde tek bir şüphe bile yoktu. Aday olmak değil, seçilmek benim hakkımdı.
Ama olmadı.
Hem de iki kez.
İkinci seçilen kişi daha az deneyimliydi. Teknik derinliği yoktu. Ama bir farkı vardı: Stratejik toplantılarda hep o konuşuyordu. Her konuda bir fikri vardı. Eksik, hatalı veya uçuk olsa bile, şirketin geleceği hakkında bir düşüncesi mutlaka olurdu.
Ben mi? Sessizdim. Hazırlıklıydım. Ama konuşmadım.
İçimde bir fırtına koptu. Ama dışarıya yalnızca nezaketle gülümsedim.
O gece, herkes ofisten ayrıldıktan sonra arabaya oturdum. Direksiyona uzun süre baktım. Sessizce. Müzik çalmadan. Telefon elimde olmadan. Sadece ben ve hayal kırıklığım.
Her şeyi doğru yapmıştım. Ama yanlış yapmışım.
Gerçek O An Açığa Çıktı:
Sıkı çalışmak sizi terfi ettirmez.
Güvenilir olmak sizi lider yapmaz.
Vazgeçilmez olmak sizi görünmez yapar.
Bunu o gece öğrendim.
Çünkü terfiler yetkinlik ile değil, geleceğe dair algıyla veriliyor.
Kimse sizi sadece başarılı bir görev yöneticisi olduğunuz için üst düzeye taşımaz. Sizi taşıyan şey, insanların sizin geleceği yönetebileceğinize inanmasıdır.
Yani:
• En iyi uygulayıcı olmanız yeterli değildir.
• En sorunsuz işi yapmanız yeterli değildir.
• Patronunuzun işlerini kolaylaştırmanız yeterli değildir.
Çünkü oyun başka yerde oynanıyor.
“İyi Çalışan Tuzağı”na Düşenler
Bu bir kariyer paradoksudur.
Siz ne kadar iyi çalışırsanız, işinizi o kadar eksiksiz yaparsanız, size o kadar çok görev yüklenir.
Ve böylece bir kısır döngü başlar:
• En çok çalışan sizsiniz.
• En az stratejik zamanı olan da sizsiniz.
• En az kendini tanıtan da sizsiniz.
Zamanla performansınız görünmez olur, çünkü artık “normaliniz” odur. Ve ironik olarak, ne kadar çok iş yaparsanız, o kadar çok gözden kaçarsınız.
Siz “her şeye evet” dediniz.
Siz işleri kolaylaştırdınız.
Ama hiç kimsenin “Bu kişi lider olabilir” dediği biri olmadınız.
Çünkü liderlik potansiyeli, görev tamamlamaktan değil, vizyon sunmaktan anlaşılır.
Görünürlük Yanılgısı
Yıllarca şirketin “olmazsa olmazı” oldum. Hangi ekip zorlanırsa beni çağırdılar. İş aksayınca ben tamamladım. Yeni biri mi başladı? Onu ben eğittim. Kriz mi çıktı? Çözümü ben buldum.
Herkes bana iş getirdi.
Ama kimse bana terfi getirmedi.
Neden?
Çünkü görünür değildim — ya da doğru yerde görünür değildim.
Patronum için görünürdüm. Onun işlerini kolaylaştırırdım.
Ama karar vericiler için — yani organizasyonun yönünü çizen insanlar için — neredeyse hiç yoktum.
Sunumlarımda detay çoktu, ama vizyon yoktu.
Proje planlarım dakikti, ama stratejik bir öneri sunmazdım.
Ben “güvenilen” uygulayıcıydım.
Ama asla “geleceği yönetecek kişi” olarak düşünülmedim.
Çünkü görünürlük sadece ne kadar çalıştığınızla değil, nerede ve nasıl göründüğünüzle ilgilidir.
Kimse Söylemedi Ama…
Liderlik performansla değil, etkiyle ölçülüyor.
Bir arkadaşım vardı. Hiçbir zaman harika bir uygulayıcı değildi. Ama her strateji toplantısında şunu sorardı:
• “Henüz sormadığımız hangi soru var?”
• “Bu sistem beş kat büyürse ne kırılır?”
• “Bu çözüm müşteri deneyimini nasıl dönüştürür?”
• “Bu fikrin şirketin 3 yıllık vizyonuyla nasıl bir bağlantısı var?”
• “Bu projeyi durdurmak yerine, nasıl yeniden ele alabiliriz?”
• “Rakipler bu alanda neyi farklı yapıyor?”
• “Bu karar, iş gücümüzü nasıl etkiler?”
• “Varsayımımız yanlış çıkarsa, ne olur?”
• “Bunu küçük bir pilot uygulamayla test edebilir miyiz?”
• “Kaynaklar sınırlıysa, bu projeyi nasıl optimize edebiliriz?”
• “Bu girişim şirket kültürünü nasıl etkiler?”
• “İşin en kötü senaryosu nedir? Bu senaryoya ne kadar hazırız?”
• “Bunu daha hızlı yapmanın ama kaliteden ödün vermemenin bir yolu var mı?”
• “Müşteri bu değişikliği gerçekten ister mi, yoksa biz mi istiyoruz?”
• “Bu karar sürdürülebilir mi, yoksa kısa vadeli bir çözüm mü sunuyor?”
• “Şu an elimizde olmayan ama sahip olsaydık oyunu değiştirecek hangi veri eksik?”
• “Bu toplantıdan sonra kim ne yapacak? Sorumluluklar yeterince net mi?”
İşte o, her zaman “gelecek” hakkında konuştuğu için fark edildi.
Çünkü liderlik, sadece işi yapmak değil, hikâyeye yön vermektir.
Terfi Etmenin Gerçek Dinamiği
Birçok kişi zanneder ki terfiler performans değerlendirmeleriyle, başarı puanlarıyla ya da yöneticinin bireysel kararıyla belirlenir. Gerçekte ise terfiler çoğu zaman resmî süreçlerin değil, gayriresmî konuşmaların sonucudur.
Bir terfi genellikle kapalı kapılar ardında, yönetim toplantılarında şekillenir.
Ve o anda şuna benzer bir şey olur:
“Bu pozisyon için kimi öneriyorsunuz?”
İşte o an, sadece bir kişi elini kaldırırsa ve şunu derse:
“Bence bu işi X yapmalı. Onunla çalıştım. Baskı altında nasıl düşündüğünü biliyorum. Güvenebilirim.”
Terfiniz için en önemli adım atılmıştır.
Ama eğer o odada kimse adınızı dile getirmiyorsa…
Eğer kimse sizinle ilgili güçlü bir referans veremiyorsa…
Eğer kimse sizin için itibarını riske atmak istemiyorsa…
O zaman ne kadar çalışırsanız çalışın, o fırsat başkasının olur.
Bu şu anlama gelir:
• Yalnızca çalışmak yetmez.
• Yalnızca “iyi biri” olmak yetmez.
• Sadece görünür olmak da yetmez.
Desteklenen biri olmalısınız.
Terfi, bir “teknik yeterlilik” değil, bir “güven ilişkisi” meselesidir.
Peki, Bu Güven Nasıl Oluşur?
Bu güven:
• Proje krizlerinde takımı panikletmeden yönettiğinizde,
Hayattaki en büyük trajedi ölüm değil; yaşarken içimizde bir şeylerin sessizce ölmesidir.
Birçoğumuz sabah kalkar, aynı rutinleri takip eder, görevleri yerine getirir ve akşam yatağa uzanırız. Günler geçer, yıllar geçer. Ama içimizde bir huzursuzluk kalır: “Kaçırdığım bir şey var mı?” Bu huzursuzluk çoğu zaman tanımlanamaz bir eksiklik hissidir — bir şey eksik ama ne?
Asıl sorun, eksik olanın bizim kendi potansiyelimiz olduğunun farkında bile olmamamızdır.
Görünmeyen Kafes: Öğrenilmiş Çaresizlik
Psikolojide “öğrenilmiş çaresizlik” adını verdiğimiz bir kavram vardır. İnsan, defalarca başarısızlık yaşadığında, zamanla başarılı olabileceği durumlarda bile denemekten vazgeçer. Başaramayacağını varsayar. O andan sonra artık sadece korkuyla değil, korkunun içinde yaşamaya başlar.
Bu çaresizlik bir kafestir ama demirden değil — hikâyelerden yapılmıştır.
“Ben zaten beceremem.”
“Zamanında denedim, olmadı.”
“Artık çok geç.”
Bu cümleler gerçek değil; sadece tekrar edilen inançlardır. Ve inançlar, değiştirilebilir.
Kendimize Anlattığımız Hikâyeler
Hayat, zihnimizde döndürdüğümüz hikâyelerle şekillenir. Ancak bu hikâyeler çoğu zaman bizi ilerletmek yerine yerimizde saydırır. Örneğin:
• “Yeterince zeki değilim.”
• “Benden bir şey olmaz.”
• “Bu yaştan sonra neyi değiştireceğim?”
Bu düşünceler, hakikat değil. Birer senaryo. Ve senaryoyu yeniden yazma gücüne sahibiz.
Gelişim Rahatsızlıkla Başlar
Herkes büyümek, gelişmek ister ama bunun bedelini ödemeye hazır değildir. Çünkü büyümek konforlu değildir. Rahat alandan çıkmayı gerektirir. Şüpheyle, başarısızlıkla ve zaman zaman utançla yüzleşmeyi gerektirir.
Joseph Campbell’ın da dediği gibi: “Korktuğun mağara, aradığın hazinenin saklandığı yerdir.”
Potansiyelin tam olarak rahat alanının dışında başlar.
Beynin Sabit Değil: Değişim Mümkün
Eskiden beynin gelişimini tamamladıktan sonra sabit kaldığı sanılırdı. Ancak nörobilim artık bunu yalanladı. Neuroplasticity (nöroplastisite) kavramı, beynin yaşam boyu yeni bağlantılar kurabileceğini, alışkanlıkları değiştirebileceğini ve dönüşebileceğini gösteriyor.
Bu ne demek?
Bugün kim olduğunu düşünüyorsan, bu son hâlin değil. Değişebilirsin. Yeter ki ilk adımı at: Kendine deneme izni ver.
Kazandığın için değil, artık aynı yerde kalmak istemediğin için dene.
Çevreniz Sizi Programlıyor
Ünlü yazar Benjamin Hardy’nin sıkça söylediği gibi:
“Sen, çevrenin ortalamasısın.”
Kendine şu soruyu sor:
• Etrafındaki insanlar seni büyütüyor mu, köreltiyor mu?
• Sosyal medyada tükettiklerin seni zenginleştiriyor mu, uyuşturuyor mu?
• Zamanını nasıl harcıyorsun: üretmek için mi, kaçmak için mi?
Gerçek şu ki: Ya çevren sana tohum ekiyordur, ya da seni zehirliyordur.
Gerçek Bir Hikâye: Şüpheden Eyleme
Yazının orijinalinde anlatılan kişisel deneyim şuna benzer:
Bir yazar, uzun süre boyunca “Ben yazar olamam,” diye düşünür. Çünkü yazmak cesaret ister. Kötü olma riskini almak gerekir. Kendini açmak, yargılanmak demektir. Ancak buna rağmen yazmaya başlar. Kötü yazar. Sonra biraz daha iyi. Sonra insanlar olumlu yorum yapmaya başlar. Ve bir gün fark eder:
“Engel sandıklarım gerçek değildi. Hepsi kafamda yazdığım hikâyelerdi.”
Bu sadece bir örnek. Hepimizin içinde benzer hikâyeler var. Yeniden yazılmayı bekliyorlar.
Potansiyelini Ortaya Çıkarmak İçin 10 Uygulamalı Strateji
Aşağıdaki 10 adım, kendi potansiyelinizin kilidini açmanızda size yardımcı olabilir:
1. Yeni Bir Hikâye Yaz
Kendinle ilgili inançlarını gözden geçir. Kendine şunu sor:
“Kendim hakkında hangi hikâyeye inanıyorum?”
Ardından şu soruyu sor:
“Bu hikâye bana hizmet ediyor mu, yoksa beni sınırlıyor mu?”
Eğer ikinciyse, sil ve yeniden yaz.
2. Gelecekteki Kendini Hayal Et
Nasıl biri olmak istiyorsun? Onu zihninde netleştir.
• O kişi nasıl davranır?
• Nasıl konuşur?
• Hangi kararları alır?
Bugünden başlayarak o versiyonuna küçük adımlarla yaklaş.
3. Başarısızlığı Yeniden Tanımla
Başarısızlık bir sonuç değil, bir geribildirimdir. “Beceremedim” yerine şunu söyle:
“Bu deneyimden ne öğrendim?”
Unutma: Başarısız olanlar değil, denemekten vazgeçenler yenilir.
4. Karşılaştırmayı Bırak
Bir başkasının başarıları senin ölçüm cetvelin değil. Onların hikâyesi, seninkinden farklı. Kendini başkalarıyla değil, dünkü hâlinle kıyasla.
“Dünden bugüne bir adım attım mı?”
5. Zihinsel Girdileri Değiştir
Zihnin tıpkı bir toprak gibidir. Ne ekersen, o büyür. Eğer sürekli şunları tüketiyorsan:
• Korku yayan haberler
• Dedikodu içerikleri
• Yüzeysel videolar
O zaman zihninde hangi tohumların büyüyeceğini tahmin edebilirsin.
Derin, düşündüren ve ilham veren içeriklere yönel.
6. Her Gün Bir Cesur Şey Yap
Her gün seni az da olsa zorlayan bir şey yap. Şunlar olabilir:
• Bir fikir paylaş
• Hayır demekten korktuğun birine hayır de
• Yeni biriyle tanış
Cesaret bir kas gibidir. Her gün çalıştırmazsan körelir.
7. “İspat Dosyası” Oluştur
Başarılarını, güzel yorumları, küçük zaferleri bir dosyada topla. Zihnin kötü günlerde unutur ama belgeler unutmaz. Zihinsel karanlık bastığında o dosyayı aç.
“Ben daha önce de başardım. Yine başarabilirim.”
8. Neden Bu Kadar Az İnsan Kendi Potansiyeline Ulaşır?
Bu sorunun net bir cevabı var: Çünkü çoğu insan yeterince acı hissetmeden değişmiyor. Konforlu cehennem, bilinmeyen cennetten daha tanıdıktır. Ama potansiyelin sessiz kaldığı her gün, içimizde bir şey eksiliyor.
Çoğu insan ölmeden önce değil, ölmeden önce içinde bir şeyler ölerek hayata veda eder.
9. Gerçekten Kimsin?
Kendine en son ne zaman şu soruyu sordun?
“Ben kimim, kim olmak istiyorum ve gerçekten yaşıyor muyum?”
Bu sorular rahatsız edicidir. Çünkü içimizde sakladığımız potansiyeli yüzümüze vurur. Ama aynı zamanda iyileştiricidir. Çünkü bu sorularla yüzleşmek, hayatta gerçekten bir yön tayin etmenin ilk adımıdır.
10. Sonuç: Kalemi Geri Al
Kendinle ilgili yazılmış hikâyeyi kim yazdı?
• Ailen mi?
• Öğretmenlerin mi?
• Toplum mu?
• Başarısızlıkların mı?
Belki artık bu kalemi onların elinden almanın vakti gelmiştir.
Yeni bir hikâye yaz: Cesur, canlı ve senin olan bir hikâye.
Son Söz
Sen sınırlı doğmadın. Sana sınırlı olduğunu öğrettiler.
Ama şimdi o sınırları öğrenilmiş oldukları gibi unutabilir, yeniden tanımlayabilir, potansiyelinin uyanmasını sağlayabilirsin.
Bu senin hayatın. Kalemi eline al. Hikâyeni yeniden yaz.
Günümüzün teknolojik olarak gelişmiş dünyasında yapay zeka (YZ), dil öğreniminin ayrılmaz bir parçası haline geldi. Almanca, karmaşık dilbilgisi ve zorlu kelime hazinesi nedeniyle YZ destekli araçlardan en çok fayda sağlayan diller arasında yer alıyor. Bu makalede, YZ’den geri bildirim alarak Almanca öğrenme deneyimimi ve Duolingo’nun tanıttığı canlı YZ konuşma özelliğini inceleyeceğim.
Almanca Öğreniminde YZ ile Öz Değerlendirme
Almanca öğrenmek, dilbilgisel yapıları, isimlerin cinsiyetleri, dört farklı dilbilgisi durumu ve fiil çekimleri gibi karmaşık kurallar nedeniyle zorlu olabilir. Öğrenme sürecimi geliştirmek için kişiselleştirilmiş bir YZ tabanlı yaklaşımı benimsedim. Öğrenme rutinim, İngilizce’den Almanca’ya cümleler çevirip bunları YZ dil modeliyle doğrulamak üzerine kurulu.
Süreç oldukça basit: Farklı zorluk derecelerinde cümleler seçiyorum, bu cümleleri Almanca’ya çeviriyorum ve çevirilerimin doğru olup olmadığını YZ’ye soruyorum. YZ, dilbilgisi, sözdizimi ve bağlam hatalarını anında belirterek ayrıntılı geri bildirim veriyor. Ayrıca, çevirilerimin doğruluğuna göre bir puan vererek ilerlememi takip etmeme olanak tanıyor.
Örneğin, “I am going to the supermarket” cümlesini “Ich gehe zum Supermarkt” olarak çevirirsem, YZ alternatif olarak “Ich gehe in den Supermarkt” ifadesini önerebilir ve iki çeviri arasındaki bağlamsal farkı açıklayabilir. Bu tür anlık ve ayrıntılı geri bildirim, daha etkileşimli ve ilgi çekici bir öğrenme deneyimi sağlıyor. Puanlama sistemi ise motivasyonumu yüksek tutarak bir başarı hissi yaratıyor.
Duolingo’nun Canlı YZ Konuşma Özelliği
YZ’den kişiselleştirilmiş geri bildirim almak yazılı Almancamı önemli ölçüde geliştirse de, konuşma becerilerimi geliştirmek daha kapsamlı bir pratik gerektiriyor. Bu ihtiyacı fark eden Duolingo, gerçek yaşam senaryolarını simüle eden canlı YZ konuşma özelliğini tanıttı.
Bu özellik, kullanıcıların restoran, hastane veya polis karakolu gibi çeşitli günlük yaşam ortamlarında Almanca pratik yapmalarına olanak tanıyor. Gelişmiş doğal dil işleme sayesinde her konuşma, gerçek bir etkileşim gibi hissettiriyor. YZ karakterleri sadece konuşmaları anlamakla kalmıyor, aynı zamanda konuşmacının akıcılığına ve doğruluğuna göre yanıtlarını ayarlıyor.
Örneğin, bir restoranda sipariş verme senaryosunda, “Ich möchte einen Salat bestellen” (Bir salata sipariş etmek istiyorum) dersem, YZ garsonu bana hangi sosu veya garnitürü tercih ettiğimi sorarak kelime dağarcığımı genişletmeme ve hızlı düşünmeme yardımcı olabilir. Bu tür bağlamsal öğrenme, teorik bilgiyi gerçek dünya iletişim becerilerine dönüştürmede çok değerli.
YZ Destekli Dil Öğrenmenin Avantajları
Çeviri yaparak öz değerlendirme ve Duolingo’nun canlı YZ özelliğini kullanmak, kapsamlı bir dil öğrenme ortamı sunuyor. Temel avantajlar şunları içeriyor:
1. Anlık Geri Bildirim ve Düzeltme: YZ araçları, dilbilgisi ve kelime bilgisi kavramlarını pekiştirmeye yardımcı olarak anında düzeltme sağlıyor.
2. Bağlamsal Pratik: Simüle edilmiş konuşmalar gerçek yaşam durumlarını yansıtarak pratik iletişim becerilerini geliştiriyor.
3. Kişiselleştirilmiş Öğrenme Yolu: YZ, kullanıcının seviyesine uyum sağlayarak bireysel ilerlemeye uygun kişiselleştirilmiş alıştırmalar sunuyor.
4. Etkileşim ve Motivasyon: Puanlama sistemleri ve etkileşimli diyaloglar, öğrenme sürecini daha ilgi çekici hale getiriyor.
Zorluklar ve Gelecek Perspektifleri
Bu avantajlara rağmen, YZ ile Almanca öğrenmenin bazı sınırlamaları var. YZ tarafından sağlanan geri bildirim, doğru olsa da, bazen kültürel nüansları veya deyimsel ifadeleri kaçırabiliyor. Ayrıca, canlı konuşmalar gerçekçi olsa da, insan etkileşimindeki duygusal derinlik eksik olabiliyor. Bu zorlukları aşmak, duygu tanıma ve bağlama özel deyim kullanımını içeren daha gelişmiş YZ özelliklerinin entegrasyonunu gerektiriyor.
Geleceğe baktığımızda, YZ destekli dil öğreniminin daha da kapsamlı hale gelmesi muhtemel. Gelecekteki güncellemeler, kullanıcıların sanal Almanca konuşulan şehirleri keşfettiği ve YZ karakterleriyle daha gerçekçi bir şekilde etkileşim kurduğu sanal gerçeklik (VR) entegrasyonunu içerebilir.
Sonuç
YZ ile Almanca öğrenmek, dil öğrenme yolculuğumu dönüştürdü. Cümleleri çevirerek ve ayrıntılı YZ geri bildirimi alarak yazılı Almancamı geliştirdim. Duolingo’nun canlı YZ konuşma özelliği ise konuşma ve dinleme becerilerimi geliştirmeme yardımcı olarak gerçek yaşam senaryolarını simüle etti. YZ geliştikçe, dil öğrenimindeki rolü kesinlikle genişleyecek ve dünya çapındaki öğreniciler için daha kişiselleştirilmiş, ilgi çekici ve kapsamlı deneyimler sunacak.
Kariyerinizi uzaktan çalışmak üzerine şekillendirmek ister misiniz? Amerika’daki bir şirkete Türkiye’den destek vermek nasıl olurdu? Bu sayede, USD kazanmak ve Türkiye’de TL cinsinden para harcamak kulağa nasıl geliyor?
Vincent Van Gogh, eserlerini sergileyecek tek bir galeri bulamamıştı. 900’den fazla tablosundan sadece birini satmayı başardı ve 1890’da henüz 37 yaşındayken yoksulluk içinde öldü. 2017’de Van Gogh’un son tablosu olan “Tarladaki İşçi” New York’ta 81 milyon dolara satıldı.
Yaratıcılık gücüne sahip pek çok insan, yaratıcılıklarından ve hizmetlerinden para kazanmak için büyük mücadeleler verdi. Bir film yapımcısıysanız, filmlerinizi dağıtmak için bir prodüksiyon şirketine ihtiyacınız vardı. Sanatçıysanız, yapıtlarınızı sergilemek için bir galeriye, müzisyenseniz, plak şirketlerine, yazarsanız, yayınevlerine ihtiyacınız vardı. Çok uzun süre, yaratıcı insanlar için son müşteriye erişme aracıların kontrolündeydi.
Web 2.0’ın ortaya çıkışı, Facebook, YouTube, Instagram, TikTok, Pinterest, Snapchat gibi sosyal platformların doğmasına imkan kıldı. Bu içerik oluşturucu odaklı platformlar, akıllı telefonların ve mobil verilerin düşen maliyetleriyle birleştiğinde, ilk nesil içerik oluşturucuların fark edilmesini sağladı. Yaratan insanların, niş alanlarda bile son derece sadık takipçi toplulukları oluşturmaya başladı.
Son birkaç yıl, birçok yaratıcının yükselişine tanık olduk. Pandemi dönemi de online sistemlerin benimsenmesini ve içerik tüketimini artırdı. Diğer yandan, insanlar ek gelir kaynakları kazanmanın yollarını keşfetmeye başladılar.
Yemek tarifleri vererek, makyaj yöntemlerini anlatarak, çiçek aranjmanları sergileyerek, video oyunları oynayarak, komik videolar oluşturarak veya ülke gündemini yorumlayarak, bir izleyici kitlesi oluşturabilir ve geçiminizi bununla sağlayabilirsiniz. Bir zamanlar sadece “yan iş” olarak kabul edilen şeyler, şimdi tam zamanlı bir işe dönüştürülebilir, durumda.
Artık nerede olduğunuz, hangi işi yaptığınız veya hangi dili konuştuğunuz önemli değil. Yaratıcı ekonomi, ilk kez üreten ile tüketeni bir Web portalında buluşturdu. Bu platformlar, eski aracılara göre çok büyük avantajlar sundu. Üreten, hızlıca tüketicisine ulaşabilir hale gelirken, üreticinin ödemesi gereken komisyon oranı sıfıra indi. Tüketici de cüzi rakamlarla veya bazen ücretsiz biçimde üreticiye hızlıca ulaşabilir hale geldi.
Günümüzde Web 2.0 yerini Web 3.0’a bırakmak üzere. Böylece, üretenle tüketen hiç bir aracı olmaksızın bir araya gelecek. Videolarınızı bir video platformuna veya müziğinizi bir podcast sitesine veya yazınızı bir blog sayfasına yazmak da ortadan kalkacak. Hiç aracı olmadan ürettiğinizi, tüketecek olanlara aktarabileceksiniz. Buna en güzel örnek, içerik oluşturucular için ek para kazanma yollarını sağlayan NFT’ler hakkında her geçen gün daha fazla haber alır olduk. En basitinden, İstanbul’un parsellerinin Meta ortamlarda satılıyor olması birilerine para kazandırıyor.
Bu sistemleri saçma ve yanlış bulan pek çok insan olabilir ve fakat dünya genelinde oluşan bu ekonomik hareketlilikten neden bizim ülkemiz fayda sağlamasın? Madem talep var, bizim gençlerimiz de üretsin, yaratsın ve sanal ortamlarda değer sunsunlar. Bu işlerden kazanç elde edip, ülkemize gelir getirsinler.
Bir şeyi beğenmiyor veya görmezden geliyor olmak, o şeyi ortadan kaldırmıyor.
Bu yüzden, ülkemizdeki üniversiteler bu konuya acilen odaklanmalı ve kalifiye insan yetiştirmeye başlamalıdır. Özel sektörün bu konudaki araştırmaları teşvik edilmelidir.
Bizim bu konuda bir politikamız var mı acaba? Umarım vardır da benim haberim yoktur. Bilen varsa lütfen paylaşsın.
Bu arada, aklıma gelmişken, acaba diyorum, zamanla, Web 3.0 gibi sistemler ülkelerin sınırlarını etkiler mi, akıl dışı politikaları ve politikacıları ortadan kaldırır mı, vergi sistemlerinin, kanunların, cezaların, teşviklerin, eğitim, adalet, güvenlik, sağlık ve en nihayetinde mesleklerimiz gibi konuların yeniden şekillenmesine sebep olur mu?
Bekleyip görebiliriz ve geliştirilen yeni dünyalarda başkalarının koyduğu kurallara göre yaşarız veya çalışıp, yaratabiliriz, başkaları bizim kurallarımıza göre yaşar.
İşimi çok seven bir insanım. Proje Yönetimi, MS Project ve PMP Eğitimi vermekten büyük zevk alıyorum.
Bütün enerjimi de bilgi birikimi farklı kanallardan yaymak için harcıyorum.
Baştan beri neler yaptım diye şöyle bir düşününce uzun bir liste çıkıyor ortaya:
Şu anda içinde bulunduğunuz web sitesi: gokremtekir.com,
Onlarca eğitim içeriği ve 1000’lerce sayfalık sunum dosyaları
“Hayatımız Proje” Adlı 500 sayfalık bir kitap,
Udemy.com’da 15 civarında eğitim içeriği,
Udemy’de 4 farklı eğitmenin içeriğine destek çalışması ki bu eğitimler de şu anda aktif ve oldukça fazla öğrencisi olan eğitimler.
Proje Yönetimi üzerine Podcastlar – Soundcloud.com,
Proje Yönetimi Sohbetleri adı altında Youtube.com’da videolar,
Linkedin – Twitter – Tumbir üzerinde 100’lerce paylaşım ve etkileşim.
Google Classroom ile Online PMP Eğitimleri
Quizziz.com üzerinden deneme sınavları – Eğitimlerimde halen kullanıyorum.
Patreon.com/projeyonetimi ile videolarımıza aylık üyelik imkanı ve üniversite öğrencilerine Proje Yönetimi konusunda destek çalışmalarına başlayacağız.
Yaptığım ama şu anda aktif olmayanları da saymam gerekirse;
Ibooks üzerinden okunabilen Proje Yönetimi kitabı. Türkiye pazarı olmadığı için yayınlayamadım.
IOS ve Android ortamında çalışan “GokremTekir” adlı mobil uygulamam. Şu an aktif değil.
Eğitmen arkadaşlarıma askere gitmeden önce eğitim içeriklerini anlattığım video kasetlerim. Hala saklarım 2006 yılının ortasında hazırlamıştım.
Bütün bu saydıklarımı yaparken asla bu işten ne kadar kazanırım diye düşünmedim. Sadece yapmak istediğim için yaptım. Her birini yaparken çok büyük zevk aldım. Eğlendim, sonuçlarını görünce (başarısız bile olsa) beni mutlu etti.
Kesinlikle yanlışlarım oldu. Bana zaman ve para kaybettiren pek çok çalışmanın içine girdim fakat her yaptığım işten bir detay öğrendim.
Her şeyden önce aynı hataları tekrar etmemeyi öğrendim.
Yaptıklarım çok mu mükemmel. Tabi ki hayır. Her şeyin mükemmel olması imkansız, zaten. Ama birileri beğenmezse beni ayıplar mı acaba, diye de düşünmedim. Yanlışlarımı yakaladıkça düzeltmeye gayret ediyorum.
Burada vurgulamak istediğim noktaya lütfen dikkat: Ben her sabah bir sınıfa girer, 6-7 saat proje yönetimini (internetten bulduğum sunumlarla) anlatır, daha sonra da hiç bir şey yapmayıp, zamanımı geçirebilirdim. Fakat yaptığım işe değer katmak için ve benim ulaşamadığım insanlar da bilgimden yararlansın diye düşünerek, bilgimi internet ortamına taşımaya gayret ettim. Peki, şimdi çok mu para kazanıyorum? Kesinlikle hayır ama birileri beni dünyanın bir başka köşesinden takip ediyor, mesaj atıyor, bir şeyler soruyor, ben de kendisine yardımcı olduğum an bütün bu uğraşlarıma değdiğini hissediyorum.
Netflix’de “Touch” diye bir dizi vardır. Kendimi oradaki herhangi bir karakter gibi görüyorum, bazen. İzlemenizi kesinlikle tavsiye ederim. (Bütün insanlar bir şekilde birbirlerine bağlılar, aslında)
İşte, genç arkadaşlarımızı getirmek istediğim nokta şudur: “Yaptığım işe nasıl ek değer katabilirim?” diye lütfen düşünün. Bu, çalıştığınız şirketteki işiniz için de olabilir veya bir hobinizi insanlarla paylaşmak da olabilir. Yeter ki zevk alarak yapacağınızdan emin olun. Önceliğiniz para kazanmak olmasın. Bunu yapmaya değer mi, ben bundan ne kazanırım ki diye sorduğunuzda kaybedersiniz çünkü önce siz bir değer üreteceksiniz ki o ürettiğiniz değer daha sonra size para veya zaman olarak geri dönsün.
Gençlerimize bu kadar nasihat vermek yeterli. Bilinçli gençlerimiz kendilerine değer katacak şeylerin zaten farkında. Yeter ki hakları yenmesin, kimse emeklerini çalmaya kalkmasın.
Diğer yandan gençlerimizi daha fazla bilgiyle donatmak ve deneyimlerimizi onlara aktarmak hepimizin sorumluluğundadır.
Ben ve Savaş ŞAKAR, başarılı üniversiteli gençlerimizi Proje Yönetimi, MS Project gibi eğitimlerimize ücretsiz olarak çağırıyoruz fakat tahmin edileceği üzere 2 veya 3 günlük eğitimlerde salon kirası, eğitimen ve doküman masrafları gibi maliyetler ile karşılaşıyoruz. Bu yüzden destek verebildiğimiz öğrenci sayısı da çok yüksek olmuyor.
Eğer siz de bu maliyetler için aşağıdaki link üzerinden gönlünüzden koptuğu kadarıyla destek verirseniz, sizin aracılığınız ile başarılı üniversiteli gençlerimize daha fazla destek vermemiz mümkün olacaktır.
Buradan elde edilen gelirin tamamını üniversite öğrencilerine Proje Yönetimi ve Microsoft Project eğitimlerimizi ücretsiz sunmak amacıyla kullanacağız ve destek verenlere düzenli olarak bilgi vereceğiz.